Yaratılış ve
Kudret – Hiçliğin Kenarından Varlığa
Hiçlik... Bu sözcük, felsefenin,
teolojinin ve ontolojinin en kadim, en yakıcı bilmecelerinden biridir. Ne’nin
kendisi, varlığa meydan okuyacak ölçüde asal, o denli sarsıcıdır ki, akıl onu
düşünmeye çalıştığında düşüncenin kendisi bir anlığına duraksar. Ne var ki, bu
hiçliğin kenarında, mutlak bir kudret, yalnızca varlığı yaratmaz; düşüncenin
bizzat kendisini de doğurur.
Hiçlikteki potansiyel, Varlığın
Tanrısal Kudret ile infilak ettiği bir eşik olarak anlaşılmalıdır. Bu eşik ne
salt fiziksel bir zaman başlangıcına, ne de kozmolojik bir patlamaya
indirgenebilir. O, metafiziksel bir iç patlamadır – Tanrısal Logos’un,
kelam-öncesi bir titreşimle mutlak Sessizlik’i yarıp geçerek “Ol!” (كُنْ)
demesiyle başlayan bir ontolojik istikradır.
Tanrısal Kudret’in bu yaratıcı eylemi,
klasik teistik anlayışlarda ex nihilo (hiçlikten yaratılış) olarak ifade
edilir. Ancak bu ifade, fenomenolojik ve teolojik açılardan eksiktir. Çünkü
burada söz konusu olan “hiçlik”, varlığa dışsal bir boşluk değil, bizzat
Tanrısal Bilincin içkin bir modülasyonudur. Hiçlik, Tanrı'nın kendine dönük bir
tecellisidir; yaratılış, bu iç tefekkürden zuhur eden bir ontolojik yankıdır.
Varlığın başlangıcı bir olay değil,
bir tefekkürdür. Varlık, Tanrı’nın kendi sonsuz kudretiyle kendi üzerine
eğilmesinin, kendini bilmeye, kendini açığa vurmaya yönelmesinin sonucudur. Bu
durumda yaratılış, Tanrı'nın bir dışsal eylemi değil; Tanrı'nın kendi iç
sonsuzluğunda başlattığı bir içsel aşkınlıktır. Tanrısal Kudret, yalnızca
ontolojik değil, aynı zamanda epistemolojik ve fenomenolojik bir kudrettir: Hem
yaratır, hem bildirir, hem gösterir.
Bu anlamda ilk varlık, yalnızca bir
'şey' değildir; o bir ilktir, bir logos'tur, bir yansıma ve yankıdır. “Ve ışık
olsun dedi…” ifadesi, fiziksel ışıktan önce ontolojik aydınlanmayı, Tanrısal
idrakin kendi iç boşluğunu kavramasını ve onu varlıkla doldurmasını ifade eder.
Bu ışık, varlığın ilk formu değil; anlamın ilk doğuşudur.
İlk yaratılışla birlikte Tanrısal
Kudret, sonsuzluğu sınırlılığa katarken, aynı zamanda sınırlılığı da
sonsuzlukla aşındırır. Burada karşılaştığımız şey, Heidegger’in “Varlık ve
Zaman”da işaret ettiği gibi bir ‘olma’ değil, Levinas’ın Tanrı’nın izini
sürmekte kullandığı etik yüz gibi, sonsuzun sınırlıdaki izdüşümüdür.
Bu bölümün temel savı şudur:
Yaratılış, yalnızca bir başlangıç değil, sürekli bir Tanrısal performanstan
ibarettir. Tanrı, her an yaratır; çünkü her an, Tanrı’nın kendi sonsuzluğuna
bir kez daha yönelişidir. Kudret, donmuş bir güç değil, akışkan bir
aşkınlıktır.
Sonuç olarak, Hiçlik’ten Varlığa
geçiş, basit bir ontolojik sıçrama değil, Tanrısal Bilincin kendi sonsuzluğunda
doğurduğu anlamlı bir yankıdır. Yaratılış, yalnızca varlığın başlangıcı değil,
her varın her an yeniden Tanrısal anlamla dolmasıdır.
Yaratılış, bir eylem değil, bir zuhur;
bir emir değil, bir nefes; bir mühendislik değil, bir tecellidir. Ve bu
tecellide, Varlık Tanrı'ya doğru değil, Tanrı Varlık’a eğilir. İşte bu eğilişte
Kudret, yalnızca güçlü değil; aynı zamanda sonsuz biçimde naziktir.
Yorumlar
Yorum Gönder